6000 Yıldır Adından Söz Ettiren Kayseri

Şehre Dair

6000 YILDIR ADINDAN SÖZ ETTİREN KAYSERİ

Yazının Anadolu’daki ilk izlerini taşıyan Kültepe Kaniş Karumu’na ev sahipliği yapan; 6000 yıllık geçmişi boyunca sayısız medeniyeti bağrında büyüten; Roma’da Kapadokya’nın başkenti, Bizans’ta önemli bir dinî merkez, Anadolu Selçuklu’da ise üç başkentten biri olan, Kayseri’deyiz.

ŞİRİN İNCİ

Binlerce yıl boyunca ticaretin, kültürün ve medeniyetlerin kesiştiği Kayseri, Kaniş Karum’dan günümüze uzanan
zengin bir tarih sunuyor. Kültepe’deki izler, bu toprağın yalnızca bir yerleşim yeri değil; söz söyleyen, yön veren
bir merkez olduğunu hatırlatıyor

Ve şehrin üzerinde Erciyes yükseliyor. Karacaoğlan’ın dizelerinde dediği gibi, karşımızda yalnızca bir dağ yok.
Başında dumanı eksilmeyen, yaşı sorulacak kadar eski, benzeri aranacak kadar kendine özgü bir tanık duruyor.
Şairin “Eksilmez başında dumanın kışın / Var mıdır dünyada şu senin eşin / Sorsam eskilerden yüz bin var yaşın /
Dünya kurulduğun bilen Erciyes” dizeleri, geçmişle bugün arasında sessiz bir bağ kuruyor

Bu yüzden Kayseri’yi anlatmaya Erciyes’ten başlıyoruz. Sokaklarda dolaşırken, sofraya otururken, taş bir yapının
ardında dururken dağ hep orada; izliyor, eşlik ediyor, hatırlatıyor.

Hazırsanız, Kayseri’deki yolculuğumuza başlayalım.

01
01
02
previous arrow
next arrow

RİVAYETLERİN TANIĞI: BEYAZ DAĞ ERCİYES

Erimeyen karı nedeniyle Hititler ona “Beyaz Dağ” anlamına gelen bir isim vermiş. Beyaz Dağ’da kar görmenin mi, dağda olmanın mı yoksa oyunun ve rüzgârın tadını çıkaranların sevincine ortak olmanın mı daha ağır bastığını kestiremiyorum. Yalnız şu bir gerçek ki Erciyes’e bakarken yalnızca bir dağ görmüyoruz

Teleferikle zirveye doğru çıkarken kalabalığa bakıp dağ hakkında anlatılan rivayetleri birbirimizle paylaşıyoruz.

İlk hikâye Cis Hatun’un hüzünlü aşkıyla ilgili… Rivayete göre Ercişler kabilesinin güzel kızı Cis Hatun’a uzak diyarlardan gelen bir delikanlı âşık oluyor. Kabile beyi, evlilik için Erciyes’in zirvesindeki ejderhayı öldürmesini şart koşuyor. Delikanlı yola çıkıyor, Cis Hatun da peşinden gidiyor. Zirvede ejderhanın alevleri iki genci sarıyor ve âşıklar kavuşamıyor. İşte o anda Cis Hatun’un gelinliği, Erciyes’in başından eksilmeyen beyaz kara dönüşüyor

Bir başka efsane ise Ak Gelin’in sadakatiyle ilgili. Kocası savaştayken bir eşkıya tarafından kaçırılmak istenen Ak Gelin, çocuklarıyla birlikte Erciyes’e sığınıyor. Uçurumun kenarında “Ya kuş eyle ya taş” diye dua ediyor. Duası kabul oluyor ve taş kesiliyorlar. Bugün dağın eteklerinde görülen taş silüetlerin bu hikâyeyi fısıldadığı söyleniyor.

En bilinen anlatı ise Kerem ile Aslı. Kavuşamayan iki âşığın küllerinin Erciyes’e savrulduğuna inanılıyor. Dağın eteklerinde açan ikiz güllerin onların bitmeyen sevdasını hatırlattığı anlatılıyor.

İç Anadolu’nun en yüksek dağı olan Erciyes’te ikiz gülleri görebilir miyim diye düşünmek bile zamanı neşelendiriyor. Türkiye’nin de beşinci büyük dağı olan, yaklaşık 30 milyon yıl önceki volkanik patlamalarıyla Kapadokya’nın şekillenmesine zemin hazırladığı bilinen ve yalnızca efsanelere değil, bu coğrafyanın jeolojik hafızasına da eşlik eden Erciyes’e kendi tanıklığımızı da ekleyerek veda ediyoruz.

03
03
04
previous arrow
next arrow
TAŞ SOKAKLARIN SESSİZLİĞİ: TALAS

Dar sokakları, Arnavut kaldırımları ve birbirine yaslanan taş evleriyle Talas’tayız. Kışın tenhalığında ağır ağır yürürken anın tadını çıkarıyoruz. Talas Meydanı’nda Orhun Abideleri’ne ait bir yazıt duruyor; Osmanlı Sokağı’na doğru ilerlerken sokağın içindeki kafelerden yükselen türküler adımlarımıza eşlik ediyor.

Restorasyonla turizme kazandırılan Ali Saip Paşa Sokak ve Gölbaşı Meydanı’nda 60’a yakın tarihî ev ve konak, geçmişle bugün arasında bir köprü gibi yükseliyor.

05
05
06
previous arrow
next arrow
İKİ FARKLI DÖNEMİN İZLERİ YAN YANA: YAMAN DEDE CAMİİ / PANAYA KİLİSESİ

Kayseri’nin Talas ilçesinde hem tarihî hem de manevi anlamda önemli bir yapı var: Yaman Dede Camii. 1886 yılında Panaya Rum Kilisesi olarak inşa edilen bu yapı, Osmanlı’nın son dönem mimarisinin izlerini taşıyor. Mübadelenin ardından Rum nüfusun bölgeden ayrılmasıyla camiye dönüştürülüyor ve 1925 yılında Yaman Dede Camii adıyla ibadete açılıyor.

Camiye adını veren Yaman Dede, 1887’de Talas’ta doğuyor. Asıl adı Mehmet Abdülkadir Keçeoğlu. İstanbul’da hukuk eğitimi alırken dinî ilimler ve edebiyatla ilgileniyor; özellikle Mevlâna üzerine yoğunlaşıyor. Bu derin ilgisi ve manevi arayışı, 1942 yılında İslamiyet’i resmen kabul etmesine ve adını Yaman Dede olarak değiştirmesine yol açıyor.

Bugün Talas’ta yükselen bu yapı, yalnızca bir ibadet yeri değil; Yaman Dede’nin inanç yolculuğunun ve Kayseri’nin çok kültürlü geçmişinin sessiz tanığı gibi duruyor.

07
07
08
09
previous arrow
next arrow
KAYSERİ’DE ZAMANLA YÜRÜMEK: ARKEOLOJİ MÜZESİ

Kayseri Arkeoloji Müzesinde bir eserin önünde durmak binlerce yıl öncesine bakmak gibi… Karum tabletleri Kayseri’nin geçmişini hatırlatırken; Kültepe’den çıkan çömlekler ve süs eşyaları Asurluların kültürel zenginliğini gözler önüne seriyor. Dokunmatik ekranlar ise eserlerin ardındaki hikâyeleri anlama imkânı sunarak bu yolculuğu daha zengin kılıyor.

Kayseri’de müzecilik serüveni, toplanan eserlerin bir dönem Kayseri Lisesinde korunmasıyla başlamış; 1930’da Hunat Hatun Medresesinde açılan müze, koleksiyonun büyümesiyle 1969’da yeni binasına taşınmış. Müze, 2019’dan bu yana Kayseri Kalesi içinde ziyaretçilerini ağırlıyor.

BEŞ KAPISIYLA ŞEHRE AÇILAN KAYSERİ KALESİ

Şehrin meydanında enlemesine uzanan heybetli bir kale… Müzenin kapısından çıktığımız anda, kale boylu boyunca resmedilmeyi bekler gibi duruyor.

3. yüzyılda Roma Dönemi’nde inşa edilen, 6. yüzyılda Bizans Dönemi’nde daraltılan Kayseri Kalesi ve surları, bugünkü görünümünü Selçuklu Sultanı I. Alaeddin Keykubat zamanında almış. Düz bir arazi üzerine kurulan yapı, Dış Kale ve İç Kale olmak üzere iki bölümden oluşuyor.

Kayseri Kalesi’nin dış surlarından şehre açılan beş kapı var; kuzeybatıda Boyacı Kapı, güneyde Kiçi Kapı, güneydoğuda Sivas Kapısı, Kapalıçarşı önünde kuzeye açılan Demir Kapı ve kuzeydoğuda Yeni Kapı. Her biri, geçmişte bu şehre girip çıkanların izini taşıyor sanki

İç Kale ise daha yüksek konumuyla ve etrafını saran sur duvarlarıyla âdeta kalenin içinde ayrı bir kale gibi. Çok şanslıyız ki İç Kale’den surlara çıkma imkânı buluyor ve şehri yukarıdan izliyoruz. Buradan bakınca meydan daha da genişliyor. Saat Kulesi daha net seçiliyor, Erciyes ise her zamankinden daha görkemli görünüyor.

Merdivenlerden inerken sur pencerelerine konmuş güvercinler dikkatimi çekiyor. Aralarında sevinçli bir oyun varmış
gibi duruyorken bir süre onları seyre dalıyorum. Kaleden ayrılırken rüzgârı sırtımıza alıp yeni göreceğimiz yerler için
adımlarımızı heyecanlı bir merakla biraz daha sıklaştırıyoruz

11
11
12
13
previous arrow
next arrow
MİMAR SİNAN’IN KASABASINDA YER ALTINA YOLCULUK: AĞIRNAS

Mimar Sinan’ın doğduğu yer olan Ağırnas’tayız. Erciyes’ten sonra karı bir kez de burada görüyoruz. Hava daha sert, rüzgâr daha keskin. Buna rağmen bizim gibi yer altı şehrini görmek isteyen pek çok gezginle şehre yürüyoruz

Kapadokya denince akla ilk gelen yer altı şehirleri… Ağırnas da bu geleneğin bir parçası. İç içe geçen bölümleri, daracık tünelleri ve alçak geçitleriyle bu yer, gezenlerde hem merak hem de hafif bir ürküntü uyandırıyor. Dar alanları sevmeyenlerin zorlanacağı geçitlerden ilerlerken geçmişte burada yaşayanların olduğunu düşünmek bizleri ister istemez şaşırtıyor.

Günümüzden en az 3000 yıl öncesinden gelen bu yerleşim merkezinden çıkıp yeniden gün yüzüne çıktığımızda soğuk hava bu kez daha canlı geliyor. Dar tünellerden geniş gökyüzüne geçmek… Nefes almak… Ağırnas’ta en çok akılda kalan duygu bu oluyor.

14
14
15
previous arrow
next arrow
MİMAR SİNAN’IN DOĞDUĞU EV

Ağırnas’ta bir başka durağımız Mimar Sinan’ın doğduğu ev. Taş duvarları, kemerleri, yer altı odaları, depoları ve galerileriyle bugün bir müze olarak ziyaret ediliyor. Evin müzeye dönüştürülmesi için 2000 yılında hazırlanan proje, 2004’te çeşitli kurumların katkısıyla hayata geçirilmiş.

Müze evin rehberi Ahmet Bekdaş’ın anlattığına göre Sinan, 23 yaşına kadar Ağırnas’ta yaşamış; ardından devşirme olarak İstanbul’a gitmiş. Kanuni Sultan Süleyman, II. Selim ve III. Murad dönemlerinde “mimarbaşı” olarak görev yapan Sinan’ın burada başlayan hayat yolculuğu imparatorluğun dört bir yanına uzanmış.

Ağırnas’taki bu mütevazı taş evden çıkan ustanın izini biz de Kayseri şehir merkezinde sürmeye devam ediyor ve Kurşunlu Camii için yola çıkıyoruz.

KURŞUNLU CAMİİ: SİNAN’IN KAYSERİ’DEKİ İMZASI

Kayseri’nin meydanında yükselen Kurşunlu Camii, yalnızca mimarisiyle değil, her gün onu dolduran cemaatle de yaşayan bir mekân. Günün farklı saatlerinde ibadet için gelenlerle birlikte geçmişle bugün aynı kubbenin altında buluşuyor.

Cami, Mimar Sinan’ın 1573 yılında inşa ettiği eserlerden biri olarak biliniyor. Caminin üzerindeki kitabede yapım tarihi 1574 olarak geçse de pek çok kaynak 1573 yılını işaret ediyor. Asıl adı, camiyi yaptıran Hacı Ahmet Paşa’dan geliyor ancak merkezî kubbesinin kurşunla kaplı olması nedeniyle halk arasında “Kurşunlu Camii” olarak anılıyor

Sinan’ın Kayseri’de yaptığı eserlerden günümüze ulaşan tek yapı olması bakımından ayrı bir öneme sahip. İç süslemeleri, zarif minberi ve avluda sekiz sütunun taşıdığı kubbeli şadırvanıyla klasik Osmanlı mimarisinin sade estetiğini yansıtıyor.

DOĞAL GÜZELLİKLERİYLE KORAMAZ VADİSİ

Uzun ve geniş vadide karlara bata çıka ilerliyoruz. Bir ara gözümüze karın üzerindeki izler ilişiyor. Hangi hayvana ait olabileceğini düşünürken, vadide yaşayan canlılardan birinin, belki de bir ayının, buradan geçmiş olabileceği ihtimali üzerinde duruyoruz. Zaten Koramaz yalnızca taş yapılardan ibaret değil; yaklaşık 16 kilometre uzunluğunda, üzerinde yedi küçük köy barındıran ve onlarca canlıya ev sahipliği yapan yaşayan bir vadi

Acaba karşımıza ayı çıkar mı diye endişeyle yürümeye devam ederken, antik yerleşim alanlarına ulaştığımızda vadinin görkemi daha da belirginleşiyor. Endişemiz yok oluyor ve vadinin sessizliğinin tadını çıkarıyoruz.

Vadi boyunca 14 kuşluk, 26 çeşme, 18 tatlı su kaynağı, 6 köprü, 6 değirmen, 9 cami, 100’den fazla sivil mimari yapı, 40’ı aşkın kaya oyma kilise, 7 yerleşim yeri, 21 yer altı şehri, 21 columbarium mezar ve 6 tümülüs tespit edilmiş. Bu rakamlar, Koramaz’ın yalnızca doğal değil, kültürel açıdan da ne kadar zengin bir mirasa sahip olduğunu gösteriyor.

Koramaz’ı özel kılan bir diğer özellik ise Türkiye’de bir vadi olarak en fazla kaya yerleşimine sahip olması. Bugüne kadar 476 kaya yerleşimi belgelenmiş, çizilmiş ve fotoğraflanmış. Tüm bu değerleriyle Koramaz Vadisi, UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’nde yer alıyor.

GESİ BAĞLARI VE GÜVERCİNLİKLER

“Gesi Bağları” türküsü ne kadar hüzünlüdür, değil mi? Sözleri insanın içine işler. Bizim yolumuz da yağan yağmurun etkisiyle türkü gibi biraz ağır, biraz dalgın ilerliyor Gesi’ye doğru.

Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde, eski dönemlerde bağ ve bahçelerin gübre ihtiyacını karşılamak için yabani güvercinlerin belli bir sistem dâhilinde yetiştirildiği biliniyor. Güvercin gübresi, içerdiği maddeler bakımından oldukça değerli kabul ediliyor. Bu nedenle gübrenin düzenli toplanabilmesi ve biriktirilebilmesi için özel yapılar inşa edilmiş. Gesi’de gördüğümüz güvercinlikler de işte bu ihtiyacın ürünü.

Kayseri’nin Melikgazi ilçesinde yüzyıllar önce farklı mimari anlayışlarla inşa edilen güvercinlikler bugün hâlâ ayakta. Kule tipi olarak inşa edilen bu yapılarda güvercinleri yemleme kültürü ise bölge halkı tarafından yaşatılmaya devam ediyor.

19
19
20
21
previous arrow
next arrow
SAZLIKLARIN SESSİZLİĞİ

Sazlıkların kıyısında yürürken rüzgârın kamışları hafifçe sallayışı, koyun sürüsünün çoban köpekleri eşliğinde geçişi ve uzaktan duyulan kanat sesleri insana tarifsiz bir huzur veriyor. Burası yalnızca kuşların değil, sessizliği dinlemek isteyenlerin de sığınağı gibi.

Sultan Sazlığı, 1917 yılında Kara Avcılığı Kanunu’na dayanılarak dönemin Tarım, Orman ve Köyişleri Bakanlığı tarafından “Su Kuşları Koruma ve Üretim Sahası” olarak tefrik ve tesis edilmiş. 1986 yılında yapılan bir araştırmada alanda 251 kuş türü kaydedilmiş; bunlardan 80’den fazlasının burada kuluçkaya yattığı tespit edilmiş. Günümüzde ise yürüyüş parkurları, kuş gözlem kuleleri, kulübeler ve bir kuş müzesiyle ziyaretçilerini karşılıyor.

800 YILLIK TİCARETİN KALBİ

“En güzel çay nerede içilir?” diye sorarsanız, cevabımız net: Esnafın yoğun olduğu çarşı içindeki çay evlerinde. Biz de soluğu burada alıyoruz. İnce belli bardakta demli bir çay… Yan masada alışveriş hesabı yapan esnaf, bir köşede günün telaşını konuşan müşteriler… Çayın tadını güzelleştiren biraz da bu samimiyet

Osmanlı Dönemi’nde yapılan kapalı çarşılar arasında İstanbul’dakinden sonra en büyük çarşı olarak kabul edilen Kayseri Kapalı Çarşısı’nın 15. yüzyılda inşa edildiği tahmin ediliyor. 1870 yılında çıkan büyük yangında neredeyse tamamı yanan çarşı, Maraşlı Osman Paşa’nın girişimleriyle taş malzeme kullanılarak yeniden inşa edilmiş. Merkez Kapalı Çarşı, Vezirhan, Gönhan ve Bedesten bölümlerinden oluşan bu 800 yıllık ticaret merkezi, bugün de ekonomik canlılığını koruyor.

Doğalgazla ısıtılan çarşıda 910 dükkân bulunuyor. Gıdadan giyime, çeyiz eşyasından mutfak ürünlerine kadar aranılan pek çok şeyi burada bulmak mümkün. Sokak isimlerinin eskiden yapılan mesleklere göre verilmiş olması ise çarşının tarihî kimliğini hâlâ yaşattığını gösteriyor.

SELÇUKLU’NUN ŞİFA VE BİLİM MERKEZİ

Çifte Medrese’de dolaşırken asırlar öncesine doğru sessiz bir yolculuk başlıyor. Avludan geçerken bir yanda şifa
arayan hastaların, diğer yanda ilim peşindeki talebelerin ayak sesleri duyulur gibi oluyor.

1205-1206 yıllarında, Gevher Nesibe Sultan’ın vasiyeti üzerine kardeşi I. Gıyaseddin Keyhüsrev tarafından yaptırılan bu yapı, Selçuklu’nun hem akla hem sağlığa verdiği değerin simgesi.

Bugün müze olarak düzenlenen medresede Selçuklu kenti, sanatı ve bilimi anlatılırken; darüşşifa bölümünde dönemin tedavi yöntemleri, hekimleri ve hatta müzikle şifa anlayışı ziyaretçiye sunuluyor. Etkileşimli alanlar sayesinde geçmiş sadece seyredilmiyor, hissediliyor.

23
23
24
25
previous arrow
next arrow
KAYSERİ’NİN ENFES TATLARI

Kayseri’de gün boyu sokakları arşınlayıp tarihî yapıları gezdikten sonra sıra yemek yemeye geliyor

Kat kat hazırlanan yağlama, ince ince dilimlenen pastırma, kaşığı dolduran mantının üzerine gezdirilen nefis yoğurt ve kızgın sos… Hepsinin aynı sofrada buluşması öyle iştah açıcı ki elimizdeki kaşıkla çatal bir an neye uzanacağını şaşırıyor.

Yağlamanın arasındaki kıymalı harcın sıcaklığı, pastırmanın baharatlı aroması, mantının minik ama iddialı hâli… Kayseri mutfağı güçlü tatlarıyla sofrayı âdeta bir şölene dönüştürüyor.