

Sanat
KÜLTÜRÜMÜZDE TÜRK SANAT VE TÜRK HALK MÜZİĞİ
Milletler; kendi üretip geliştirdikleri millî sanatları ile kendilerini ifade ederler. Bu sanatların içinde en etkin olan ve kendi karakterlerini en net anlatan, her zaman ve mekânda, her vesile ile aktarımı mümkün olan müziktir. Müzik, bir milletin lisanı ve edebiyatı ile birlikte icra edildiği için, bir milleti dünyada var eden unsurlar arasında lisan sanatı, ritim anlayışı; dans sanatı ve melodik yapısı ile en önemli kaynaktır.
Türk Sanat Müziği Sanatçısı – Türk Halk Müziği Sanatçısı

Her milletin, çağdaş dünya sanatları bakımından kabul edilen iki tür müziği vardır. Bizde de popüler ve teknoloji ağırlıklı müzik üretimini saymazsak, milleti meydana getiren toplulukların kendilerine has lisanı ile özel müzikleri dahil olmak üzere, halkın çeşitli hadisatla doğurduğu müzik türleri ve formları “Halk Müziği” olarak anılır. Şehir kültürü ile yaşayan entelektüel halkın ürettiği müzikler ise “Klasik Müzik” olarak tanımlanır. Aslında aynı milletin çalıp söylediği, duygularını beslediği, yaşadıklarını anlatırken icra ettiği, ezcümle kendini ifade ettiği müziğe “Türk Müziği” denir.
TÜRK SANAT MÜZİĞİ VE TÜRK HALK MÜZİĞİ AYNI KÖKLERDEN BESLENİR
70’li yıllarda, kurumsal gelişme ve istihdam sınıflamasının bürokratik olarak tanımlanması için ihtiyaç duyulan Türk Sanat Müziği-Türk Halk Müziği tanımları, her ne kadar ciddi müzik çevrelerinde kabul görmese de yerine başka bir tanım ikame edilemediği için kullanıla gelmektedir. Aynı milletin farklı yaşantılarla da olsa var olduğu bir medeniyette, insanlar ayrışmaz; ayrışamaz. Bu sebeple sanatı da ayrışmaz. Farklı tür ve formlarla da icra edilse; birbiriyle iç içedir, birbirinden beslenerek yaşar ve gelişir.
Türk müziğinde saz icra edenler arasında bir milat kabul edilen Tamburî Cemil Bey’in, zurna ve davul çalan Rumelili sanatçıların peşinden koşması ve bağlama çalan bir halk ozanı ile dostluğu, üzerinde düşünülecek bir sanat hadisesidir. Buna mümasil birçok klasik müzik bestekârının eserleri, doğal olarak folklorik ezgilerle yazılmıştır.

SANAT MÜZİĞİ HALKIN SESİNDEN DOĞMUŞ VE GELİŞMİŞTİR
Halk, herhangi bir doğa olayı, kaza, mutluluk paylaşımı veya ağıt, savaş ve buna benzer hadiseler karşısında kendini müzikle ifade ederken kural bilmez; hatta tanımaz. Bu eserleri, ilgili sanatçılar kurallara bağlayarak yayılmasına vesile olur. Her eser; bir köyü, bir kasabayı, bir şehri ya da tüm bölgeyi anlatır coğrafi ve tarihî önemi haizdir. “Klasik müzik” olarak tanımlayacağımız türler ve formlar, devlet (Osmanlı İmparatorluğu’nda “saray”) veya devletin sanat ile ilgili kurumları tarafından geliştirilip korunur.
Her milleti yöneten devlet gibi, Osmanlı Sarayı da sanatı korumuş ve gelişmesi için devlet içinde kurduğu kurumlarla (Enderun) Türk Müziği’nin bugüne taşınmasına önderlik etmiştir. Sanat müziğimiz, kendine has matematiği olan; edebiyat (aruz, hece ve serbest vezinli şiirler) ve ritim unsurunun (Türk Müziği usulleri) bilimsel olarak uyumunun gözetildiği, melodi ve sözlerin uyumu ile sanat değerinin yükseldiği bir dünya müziğidir.
Bugün eski asara dair formlar yeniden üretilmese de yeni anlayışla yazılan eserler, geleneğe uygun şema ile bestelenmektedir.
Doğan Dikmen

“SENSİZ SAADET NEYMİŞ” ŞARKISININ HÜZÜNLÜ HİKÂYESİ
Ankara Radyosu’nda bir kanun sanatçısı olan Osman Güvenir, beş çocuğunu da doğumlarının ardından kaybeder. Dünyaya gelen altıncı çocuğunun ismini Mesut Yaşar koyar. Müzisyen bir ailenin içinde doğan Mesut Yaşar henüz küçük yaşlarda iken kanunla ilgilenmeye başlar. Lise yıllarında piyano ve akordeon çalmayı öğrenir. Radyoda verdiği konserler ve ilk bestelerinin yayılması sonucu müzik alanında başarısının önü açılır. Ankara’da kendi lokalini açan Mesut Yaşar evlenir ve iki çocuk sahibi olur. Ancak zamanla çok sevdiği eşini bir trafik kazasında kaybeder. Acı kaybının ardından Mesut Yaşar, ilerleyen dönemde bestesini de yapacağı “Sensiz saadet neymiş, tatmadım bilmeme ki…” sözleriyle üzüntüsünü aktarır.
SOYLU DİLİMİZİN VE ZARİF DUYGUMUZUN AYNASI TÜRK HALK MÜZİĞİMİZ
“Türkülerin; “köken bakımından Türk kelimesinin nisbet eki alarak “Türkî” şeklinde oluştuğu, daha sonra Türkçe söyleyişe uydurulduğu kanaati yaygındır. Türküye “şarkı, deyiş, deme, hava, ninni, ağıt” da denilmekte, Anadolu’da türkü karşılığında yer yer “yır” adı da kullanılmakta, Tatar Türklerinin türküye “beyit” dedikleri bilinmektedir. Türkü, âşık şiirleri gibi düzenleyicisi bilinenler yanında çoğunlukla düzenleyicileri bilinmeyen, sözlü gelenekte oluşup gelişen, çağdan çağa ve yöreden yöreye değişip zenginleşen, bazan bozulmalara uğrayan ve her zaman ezgi eşliğinde söylenen şiirlerdir.” [1]
“Türkü, bestecisi bilinen musiki eserlerinin dışında kalan, çoğunlukla sahibi unutulmuş ve zaman içinde halkın kolektif katkısı ile şekillenmiş, anonim halk edebiyatı yahut âşık edebiyatı tarz ve üslûbunda, hece vezinli, Türkçe sözlü musiki eserleri için kullanılan genel bir tabirdir. Kadın erkek her yaştan halk sanatkârının gelenek yoluyla öğrendiği veya üreterek ezgiyle birlikte seslendirdiği türküler; güfteleri uzun bir zaman dilimi içinde gelişmiş halk beğenisini, halkın üretim ve tüketim anlayışını, geleneksel kavrayışını yansıtır.[2]

TÜRK HALK MÜZİĞİ FARKLI RİTİMLER İLE ÇEŞİTLİ KONULARDA İCRA EDİLİR
Belli bir nota düzeni olmadan, ait olduğu yörenin söyleyiş kalıplarına uygun olarak serbest formda icra edilen hoyrat, maya, bozlak, gurbet havaları, divan, ağıt, barak olarak adlandırılan uzun havalar ile geleneksel söyleyiş tarzı yanında belli bir ritim kalıbı ve nota düzeni ile icra edilen; deyiş, semah, nefes, ilahi, halay, zeybek, bar, horon gibi kırık, bir başka adlandırma ile ritmik eserler halk müziği türleri arasında sayılabilir.
Türküler genel olarak bir olay üzerine çok etkili bir söyleyiş tarzı ile yakılır. İlahi ve beşerî aşk, gurbet, seferberlik, tabiat sevgisi, doğal afetler, ölüm, trajik olaylar, kahramanlık, anne, evlat, eğlence gibi insana mahsus her olay ve duygu türkülere konu edilmiştir.
Tanımından da anlaşılacağı üzere, Türk milletinin varlık tasavvurunu, muhayyilesini, şiir, şuur ve inanç dünyasını, tarihî yürüyüşünü, edep ile edebiyatının terkip edildiği söz ve ifade gücünü, hicran ve hüznünü en mütekamil hali ile, gönül toprağımıza ekilen türkülerde görmek mümkündür.
HALK MÜZİĞİMİZDEKİ ŞARKI SÖZLERİNİN ARDINDA SAKLANAN ANLAMLAR
Türkülerimizin odak noktası gönüldür. Dolayısıyla insanda gönül denen sırlı bir sandık olduğunu, gönlümüzün bütün mahlûkat ile ünsiyet kurmasını sağlayacak duygu ve düşüncelerin içkin olduğu türkülerle hatırlarız.
Şairin “Çok insan anlayamaz eski musikimizden/ Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden…” (Yahya Kemal Beyatlı, Eski Musiki) hatırlatması ile bizi anlatmak ve anlamak için; “Dinle, sana bir nasihat edeyim/ Hatırdan gönülden geçici olma…” (Pir Sultan Abdal, Dinle Sana Bir Nasihat Edeyim) diye başlayan türkülerimizin kapısını çalarız.
Yemen çöllerinde yaşamını yitiren Rediflerin hatırasını “Giden gelmiyor/ Acep nedendir” nakaratıyla selamlarız Yemen Türküsü’nde ve hafızamızın, ülke sınırlarımızın çok ötesindeki gönül coğrafyalarımıza uzandığını anlarız.
“Bursa’nın Ufak Tefek Taşları” diye başlar; türkülerin, bir şehrin kimliğini ve bir aşkın hikâyesini en naif ve en özenli şekilde bir arada anlatma gücüne sahip olduğunu görürüz.
Ege kıyılarından yükselen “Bizim kavuşmamız a yârim, mahşere kaldı…” seslenişi, kavuşamayan iki aşığın hikâyesinin, Bir Fırtına Tuttu Bizi türküsünde notalara dönüşmüş halidir.
Öyle ki, sılaya duyulan hasretin hesabı geçit vermeyen karlı dağlardan sorulmuş, sevgiliye sitem turnanın kanadında dile getirilmiş, âşığın sevdası, yörük kızının gaydası, Erciyes’in yaylası, bülbülün kanadının sarısı türkülerle dile getirilmiştir.
Türküler bitip tükenirse hatırasız, sevdasız ve yalnız kalırız. Türkülerde şiir var, hikmet var, yaşama kuralları var, gelenek ve göreneklerimiz var. En mühimi de yüreğimiz ve gönlümüz var.
[1] Nurettin Albayrak, İslam Ansiklopedisi “Türkü” Maddesi
[2] Süleyman Şenel, İslam Ansiklopedisi “Türkü” Maddesi
Adile Kurt Karatepe