Şehre Dair
ANADOLU’NUN KAVŞAK NOKTASI: AFYONKARAHİSAR
Kocatepe’nin eteklerinden Frig Vadisi’ne uzanan; Hitit’ten Millî Mücadele’nin zaferine kadar tarih sahnesinde iz bırakan; termal sularıyla, vadileri ve gölleriyle doğal bir zenginlik sunan; yemenisi, taş hanları, mermeri ve birbirinden lezzetli tatlarıyla hafızalarda yer edinen; İç Anadolu’nun sıcaklığı ile Ege’nin serinliğini bir araya getiren; tarih, kültür ve doğanın buluşma noktası Afyonkarahisar’dayız.
Afyonkarahisar denilince akla ilk gelenlerden biri sudur; yani şehre suyu ulaştıran Kadınanalar. Moğol tehlikesinden kaçan Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat’ın üç kız kardeşi, şehir halkını susuzluktan korumak için büyük bir fedakârlık gösterir ve bugün hâlâ içilen Kadınana Suyu’nun yolunu açar. Kadınanalar’ın bu çabası, Afyonkarahisar’ın kimliğini oluşturan pek çok öğeden sadece biridir.
Şehrin termal suları sağlık ve huzur arayanları çeker; yaylaları, vadileri ve gölleri doğa tutkunlarına geniş bir nefes alanı sunar. Sucuk ve kaymak gibi lezzetler ise sofralarda unutulmaz bir iz bırakır.
Ve şimdi… Suyu şehre ulaştıran bu eski hikâyenin izinde, termal kaynakları, doğal güzellikleri ve tarihî dokusuyla yaz-kış konuklarını ağırlayan Afyonkarahisar gezimize başlıyoruz.
3000 YILI AŞAN TARİHİYLE AFYONKARAHİSAR KALESİ
Sonbaharın güneşli gününde ilk durağımız, 226 metre yükseklikteki volkanik kaya kütlesi üzerinde yer alan Afyonkarahisar Kalesi. Kale, MÖ 1350 yılında Hitit İmparatoru II. Murşili Dönemi’nde kullanılmış ve o dönemki adıyla Hapanuva olarak anılmış; Friglerden Osmanlı’ya kadar uzanan tarihiyle de Anadolu’nun stratejik noktalarından biri olmuş.
Teleferik çalışmalarının başladığını öğrendiğimiz kalenin zirvesine ulaşmak zaman alıyor; kale yaklaşık 600 basamaklı ve bugüne kadar gördüğümüz en yüksek, en görkemli kalelerden biri. Zirveye vardığımızda Afyonkarahisar’ın manzarası karşısında derin bir soluk alıyor ve Battal Gazi’den Hz. Ali’ye, Beyböğrek’ten Çavuşbaşı’na, Horoz Dede’den Hıdırellez sabahı kaleye çıkışa kadar pek çok efsane ve ritüeli öğreniyoruz.
En bilinen efsane ise kaleyi evlenmek isteyen kızların dilek yeri olarak kullanması. Rivayete göre taliplisi çıkmayan veya evlenme zamanı gelmiş kızlar, yanlarında yaşlı bir kadınla cuma günü kaleye çıkıp bir asma kilit alıp dileklerini burada seslendirirmiş. İnanışa göre bu ritüelden kısa süre sonra nişanlanırlarmış. Bu rivayeti öğrendikten sonra kaleye çıkarken yanından geçtiğimiz adak ağaçlarının neden dallarına plastik veya jelatin bağlandığını da anlıyoruz.
TARİHÎ AFYONKARAHİSAR EVLERİ
Kalenin eteklerinden aşağıya indiğimizde eski mahallelerin sokakları karşılıyor bizi. Cumbalı, avlulu ve taş-ahşap karışımı bu yapılar, 19. yüzyıl Afyonkarahisar yaşamını hâlâ taşıyor. Bazıları kültür evi, atölye olarak bazıları ise kafe ya da hediyelik eşya dükkânı olarak kullanılıyor.
Rengârenk evlerle çevrili Arnavut kaldırımlı sokaklarda yürürken bir anda, sanki bir Yeşilçam film sahnesindeymişiz gibi, atıyla dolaşan yöresel kıyafetli bir mahalle sakiniyle karşılaşıyoruz. Bu karşılaşma bizleri neşelendirirken kedileri, esnafı, tatlı sürprizleriyle kentsel sit alanı içerisinde koruma altına alınan mahallerin pazarında ev yapımı tarhana ve patatesli ekşi mayalı ekmek gibi yöresel lezzetler yoğun ilgi görüyor.
BÜYÜK TAARRUZ ŞEHİTLİĞİ VE MUSTAFA KEMAL ATATÜRK ANITI
Işık (Sarıkız) Tepe’ye ulaştığımızda, karşımızda Büyük Taarruz Şehitliği ve Başkomutan Mustafa Kemal Anıtı yükseliyor. İç Anadolu ile Marmara’dan Ege ve Akdeniz’e giden araçların bile görebileceği şekilde inşa edilen bu alanda, şadırvan ve namazgâhın önünde 500 mezar taşı dizilmiş. Arka planda 18 metre yüksekliğindeki Başkomutan Anıtı, kaidesinde komutanların ve birliklerin adları ile Mustafa Kemal Paşa’nın emirleriyle birlikte heybetle duruyor. Yanlarındaki büyük rölyefler ise tarihî olayları yeniden gözler önüne seriyor. Sessiz ormanlık alanda konumlandırılan uçağın yanında öylece dururken aklıma Afyon-Kocatepe’de ölümsüzleşen o ünlü fotoğrafın hikâyesi geliyor.
26 Ağustos 1922 sabahının şafak saatleri… Büyük Taarruz başlamak üzere, topçu ateşlerinin sesi sisin içine karışıyor. Cephede gelişmeleri adım adım takip eden Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, bir ara komutanların yanından ayrılıyor ve kayalıklar arasından tek başına tepenin ucuna doğru ilerliyor. Yedek Subay Etem Tem, o düşünceli ve dalgın hâlini, parmağını dudağına götürdüğü o ânı fotoğraflıyor. İşte, Millî Mücadele tarihinin en bilinen karesi Afyonkarahisar’da böyle ölümsüzleşiyor.




40 AHŞAP SÜTUN ÜZERİNE ÇİVİSİZ OTURTULAN ULU CAMİİ
Karahisar Kalesi’nin hemen dibinde yer alan Ulu Camii, şehrin sakin tarihini bugüne taşıyan önemli yapılardan biri ve ibadete açık bir mekân. 1272-1277 yılları arasında Anadolu Selçukluları Dönemi’nde inşa edilen cami, bazı kaynaklarda “Cami-i Kebir” ve “Hocabey Camisi” adlarıyla da geçiyor.
İçeri adım attığımızda çatıya yük veren 40 ahşap sütunun oluşturduğu dingin atmosfer karşılıyor bizi. Beş sıra hâlinde dizilen bu sütunlar ve üzerlerindeki baklava dilimli başlıklar, Selçuklu ahşap işçiliğinin karakteristik örneklerinden. Caminin tamamı ahşaptan, çivi kullanılmadan inşa edilmiş olmasıyla da dikkat çekiyor. Bu düzeni nedeniyle halk arasında “Kırk Direkli Camii” olarak da anılıyor.
Ulu Cami, özgün mimarisi sayesinde 2023 yılında “Anadolu Ahşap Hipostil Camileri” grubuyla birlikte UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne dâhil edilen beş camiden biri oldu. Caminin eski sütun başlıklarının bir bölümü ise Afyonkarahisar Müzesinde sergileniyor.
DOĞANIN SESSİZ MİMARLIĞI
Sabahın erken saatinde düşüyoruz yola; durağımız Seydiler Peribacaları… İscehisar ilçesinde yer alan bu alan, Kapadokya kadar geniş olmasa da benzer oluşumlara sahip. Peribacaları, volkanik arazilerde zamanla akan sel sularının, rüzgârın ve diğer dış etkenlerin kayaları aşındırmasıyla ortaya çıkıyor. İscehisar’daki örnekler de tüf adı verilen yumuşak kaya tabakalarının uzun yıllar boyunca rüzgâr ve su tarafından şekillendirilmesiyle oluşmuş durumda.
Fotoğraf meraklıları için sabah ve gün batımı ışığı oldukça uygun. Sadece kuşların kanat seslerini duyduğumuz doğal kayaların arasında kısa bir yürüyüş yapmak bile ortamın dinginliğini hissetmeye yetiyor. Huzur bularak ayrılıyoruz.
49.000 PARÇA ESERİN SERGİLENDİĞİ AFYONKARAHİSAR MÜZESİ
Aralarında Kibele, Herakles ve Zeus heykellerinin de bulunduğu 49.000 parçalık koleksiyonuyla 2023’te modern binasına kavuşan Afyonkarahisar Müzesindeyiz. Müze kapısından adım attığımızda Mevlevilik eserlerinin tanıtıldığı bir açılış törenine denk geliyoruz; alan bu anlamda oldukça hareketli.
Beş katlı teşhir alanında Kalkolitik Çağ’dan Osmanlı ve Erken Cumhuriyet Dönemi’ne kadar taş, mermer, metal, cam ve pişmiş toprak objelerle yöre insanının yaşamına dair izler sunuluyor. Son kat Kurtuluş Savaşı temalı; Atatürk ve silah arkadaşlarına ayrılmış özel bölümde belgeler ve kişisel eşyalar dönemin atmosferini hissettiriyor. Diğer katlarda tiyatro biletlerinden ölü gömme çanaklarına, yünden keçelerden küçük ev modellerine kadar ilginç detaylar dikkat çekiyor. Bahçede ise Roma ve Bizans lahitleri ile Osmanlı mezar taşları arasında dolaşarak gezintimizi tamamlıyoruz.




ZAFER (UTKU) ANITI MEYDANI İLE HÜKÛMET KONAĞI VE VALİLİK BİNASI
Güz mevsiminin çok yakıştığı bir alandayız: Anıt Meydanı. Sırtını kaleye, önünü Zafer Müzesine, bitişiğini ise Hükûmet Konağı ve Valilik Binasına dayamış bu meydan, Millî Mücadele günlerinde idari kararların alındığı merkezlerden biri olmuş.
Meydandaki Zafer Anıtı (Utku Anıtı), 1932’de Avusturyalı heykeltraş Heinrich Krippel tarafından yapılmış ve 25 Mart 1936’da açılmış. Kayalık arazide yer alan bronz heykel grubu, biri yatan diğeri ayakta iki erkek figürden oluşuyor. Kaide, Afyonkarahisar taşı olarak bilinen trakitten yapılmış ve 3 ton ağırlığında. Bugün meydan hem törenler ve resmî etkinliklerle hem de ağaçlar içinde soluklanmak isteyenlerle canlı tutuluyor.
BAŞKOMUTANLIK KARARGÂHI: ZAFER MÜZESİ
Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin planlandığı ve taarruz emrinin verildiği yer olan Zafer Müzesindeyiz. 1922’de Mustafa Kemal Paşa, İsmet İnönü ve Fevzi Çakmak burayı karargâh olarak kullanmış. Bina, 1930’larda belediye binası olarak hizmet vermiş, 1994’te ise müze olarak ziyarete açılmış.
Galoşlarla çıktığımız birinci katta, merdivenlerin iki yanındaki duvarlarda İstiklâl Savaşı konulu, resim öğretmeni Ertuğrul Saraç’ın yağlı boya tabloları hemen göze çarpıyor. Ayrıca Atatürk, İsmet Paşa ve Fevzi Çakmak’a ayrılmış özel odalar sergileniyor.




TARİH VE EMEK KOKAN TAŞHAN
Esnafların yavaş yavaş kepenklerini açtığı bir sabah vakti Taşhan’ın yolunu tutuyoruz. Afyonkarahisar’ın Umurbey Mahallesi’nde, Yemeniciler Çarşısı’nda yer alan Taşhan, bilinen adıyla Hoca Üveys Hanı, XVII. yüzyıl ortalarında Kadı Abdullah Efendi tarafından, yemenici esnafının desteğiyle yaptırılmış. Moloz taş ve tuğlanın birlikte kullanıldığı hanın kemerlerindeki tuğla dizileri ve saçaklardaki kirpi çıkmalar ilk bakışta dikkat çekiyor.
Üst kata çıktığımızda, mühendislik mezunu genç bir yemeniciyle tanışıyoruz. Ustasından öğrendiği geleneksel teknikleri anlatırken deriden ürettiği yemeni, çanta ve aksesuarları gösteriyor. Her bir ürünün tek olması, onları daha da kıymetli kılıyor.
Bugün Taşhan’da dericiler, yemeniciler, antikacılar ve el sanatları atölyeleri bir arada. Yüzyıllardır ticaretin kalbi olan bu iki katlı han, hâlâ tarih ve emek kokan sıcak bir durak olarak ziyaretçilerini bekliyor.




NEY SESİNİN İÇİNDE SULTAN DİVANİ MEVLEVİHANESİ
Sonbaharın sarıya çalan yaprakları arasında huzurun yavaşça içimize dolduğu bir mekândayız. Avluya adım atar atmaz ney sesi duyuluyor; taş duvarların arasında dolaşan bu ses rüzgârla birlikte mekâna yayılıyor. Avludaki banka oturup gökyüzüne baktığımda sakinlik kendiliğinden geliyor.
Anadolu’da kurulan ilk Mevlevihanelerden biri olan Afyonkarahisar Mevlevihanesinin geçmişi 13. yüzyıla uzanıyor. Konya’dan sonra en önemli merkezlerden biri sayılan bu Mevlevihane, özellikle 16. yüzyılda Hz. Mevlânâ’nın yedinci kuşak torunlarından Sultan Divani Dönemi’nde büyük bir etki alanına kavuşmuş. Bugün birçok yerde bilinen “40 Hatimli Şifalı Aşure” geleneği de ilk kez burada başlamış ve diğer Mevlevihanelere buradan yayılmış. Günümüzde bu geleneği yaşatan tek Mevlevihane oluşuyla da ayrı bir yere sahip.
Tarih boyunca birkaç kez yangın geçiren yapı, 1902’de tamamen yanmış; bugünkü hâliyle Şeyh Celaleddin Çelebi’nin girişimiyle 1908’de yeniden inşa edilmiş. Bahçesinde derviş odaları, matbah ve Hâmuşân (mezarlık) bulunan Mevlevihane, son restorasyonun ardından 30 Aralık 2008’de “Sultan Divani Mevlevihane Müzesi” adıyla kapılarını yeniden açmış durumda.
OSMANLI’DAN GÜNÜMÜZE MİLLET HAMAMI
Tac-ı Ahmed Mahallesi’ndeki Hamam Aralığı Sokağı’na vardığımızda, 2.000 metrekarelik geniş bir alana yayılan tarihî Millet Hamamı karşımıza çıkıyor. XVII. yüzyılın ikinci yarısında inşa edildiği düşünülen yapı, Osmanlı hamam mimarisinin iyi korunmuş örneklerinden biri. Bu yapı, Ermeni ustalar tarafından yapılmış; 1911’deki büyük yangının ardından yine Ermeniler tarafından onarılmış. Bugün ise restore edilerek “Millet Hamamı” adıyla hem korunuyor hem de yaşatılıyor. Günümüzde yapı, sergi salonları, satranç odası, atölyeler ile çevre halkının sosyal ihtiyaçlarını karşılayan bir merkeze dönüşmüş durumda.
FRİG VADİSİ’NİN SULARLA BULUŞTUĞU NOKTA
Su, bulunduğu her yeri güzelleştiriyor desek abartmış olmayız. Afyonkarahisar gezimiz sırasında Emre Gölü’ne doğru köy yollarından geçerek ilerliyoruz ve sonbaharın sessizliğinde göle ulaşıyoruz. Yaz kalabalığının yerini sakin ziyaretçiler almış; gölün etrafı huzurlu bir atmosfere bürünmüş.
Göl, Frig Vadisi’nin tarihî ve doğal güzelliklerini bir araya getiriyor. Binlerce yıl öncesinden kalan taş yapılar, kaya oyukları ve kabartmalar arasında gezerken, bazı oyukların içine kurulmuş kafe benzeri masalar ve sandalyeler dikkat çekiyor. Dışarıda köylüler soba üzerinde çay demliyor; bir at yemleniyor, hayatın bu basit ritmi fotoğraflık kareler sunuyor.
BİRBİRİNDEN GÜZEL TATLILAR
Türkiye’nin UNESCO tarafından gastronomi dalında “Yaratıcı Şehirler Ağı”na dâhil edilen üç kentinden biri Afyonkarahisar. Bu nedenle sucuğundan kebabına, haşhaşlı bükmesinden kaymağına ne yesek birbirinden güzel lezzetler âdeta damağımızı çatlatıyor.
Afyonkarahisar gezimizin ilk gününde tesadüfen girdiğimiz “Musakka” lokantasında tatlılarla buluşuyoruz. İlk sırada kaymaklı baklava var! Damada “gelin evi” tarafından ağız tadı olsun diye gönderilen bu baklava tam 30 kat açılıyor, üzerine kaymak eklenince ağzımızda âdeta eriyor. Ardından ekmek kadayıfı ve hafif şekerli, göz alıcı kabak tatlısı geliyor. Üzerini süsleyen Afyonkarahisar’ın meşhur kaymağıyla tatlılar yemeye doyulmuyor.
Lezzetleri fotoğraflarken lokantanın sahibi Ayşe Safkurşun ile tanışıyoruz. Günlerdir selamlaşıp hâl hatır sorduğumuz Ayşe Hanım, Halkbank ile çalışan bir kadın girişimciymiş. Pandemi döneminde Halkbank’tan büyük destek almış, lokantayı açtıktan sonra kadın girişimci röportajlarına katılmış ve şimdi de kadın girişimci yarışmasının sonucunu bekliyormuş.
Dünya küçük bir yer doğrusu deyip lokantadan ayrılırken Afyonkarahisar’ın birçok yemeği damağımızda unutulmaz bir tat bırakıyor.