Bizim Aile
GELENEKLER VE HATIRALARIYLA BİZİM EVDE RAMAZAN
Ramazan ayı, birçok aile için yalnızca bir ibadet dönemi değil; evin havasının değiştiği, kalplerin birbirine daha çok yaklaştığı ve birlikte olmanın kıymetinin hissedildiği özel bir zamandır. Gün içinde zamanın daha yavaş aktığı, akşam saatlerine doğru evin içinde ortak bir hareketliliğin başladığı bu dönem, özellikle çocuklar içinde çok güçlü bir öğrenme alanı oluşturur. Çünkü çocuklar değerlerimizi yalnızca söylenenlerden değil, tekrar eden yaşantılardan öğrenir. Ramazan ayıda tam olarak bunu sağlar: Tekrar eden davranışlar ve paylaşımlarla büyük, duygusal izler bırakmak…
Üsküdar Üniversitesi NP Feneryolu Tıp Merkezi
SAHURDAN İFTARA EV HÂLİ
Ramazan ayı, sahurla başlar; ev halkı kurulan sofrada, gecenin sessizliğiyle birlikte yavaşça birbirine yaklaşır. Aynı saat için uyanmak, aynı ışığın altında oturmak, uykulu hâllerle paylaşılan birkaç lokma… Gün dağılıp herkes kendi rutinine döndüğünde bile sahurda kurulan o sessiz bağ korunur. Gün boyunca zaman, biraz daha ağır ama sabırlı akar. Akşama doğru ev halkı yeniden toplanırken aslında toplanan yalnızca sofra değildir.
Üzerinde durmadığımız, küçük görünen kimi ayrıntılar; masaya bir tabak koymak, sofrayı beklemek, duayla yemeğe başlamak en güçlü anılara dönüşür. Çünkü aileyi aile yapan şey, büyük cümleler değil; tekrar eden küçük ve manevi alışkanlıklardır. Sahurdan iftara uzanan bu görünmez çizgi, aileyi kuşaklar boyunca birbirine bağlayan tanıdık bir hatıraya dönüşür.
Ayrıca evde anlatılan masallar, oynanan geleneksel oyunlar, duyulan halk hikâyeleri; kültürün yalnızca bilgi değil, birlikte geçirilen zaman olduğunu hatırlatır.
Ramazan ayında, aile içinde küçük ama çok tanıdık anlar yaşanır; iftara yakın saatlerde evde aynı soru dolaşır: “Bugün iftar kaçta?” Biri imsakiyeyi açar, dakikalar birlikte sayılırken mutfakta güllaç hazırlanır, şerbet soğutulur. Sıcak pide için fırın önünde bekleyen baba, sofrayı kuran anne, zeytin ve hurmayı tabaklara yerleştiren bir başka el…
İftarın ilk lokmasının hurma ve zeytinle açılması, dışarıdan bakıldığında küçük bir ayrıntı gibi görünse de ramazanın en temel işlevini taşır. Çocuklar için bu geleneklerin en güçlü yanı, öngörülebilir olmalarıdır. İftarın nasıl başladığını bilmek, gün boyu beklenen o anın belirsizliğini azaltır. Beklemek zorlayıcıdır; özellikle çocuklar için. Fakat bekleyişin bir sonu olduğunu görmek, sabrı “anlamlı” hâle getirir
Özellikle ramazan ayı ile daha belirgin hâle gelen bir diğer şey ise akşam ezanı ile beraber “Herkes gelmeden başlamayız.” anlayışıdır. Bu cümle, basit bir sofra kuralı değil; bir ilişki düzenlemesidir. Çocuk açısından baktığımızda burada iki psikolojik kazanım vardır: Birincisi, beklemeyi öğrenmek. İkincisi, birlikte olmanın önceliğini içselleştirmek. Günümüzde “hemen olsun” kültürü çocukların sabır kapasitesini zorlayabilirken iftar sofrasına birlikte oturulması, çocuğa beklemenin bir anlamı olduğunu öğretmenin yanı sıra beklemenin birini önemsemek olduğunu da öğretir.
Ramazan ayının çocuklar üzerindeki etkileri, tekne orucu gibi gelenekler aracılığıyla daha da görünür hâle bir gelir. Tekne orucu, çocuğun zorlanmadan ve gelişim düzeyi gözetilerek sürece dâhil etmenin bir yoludur. Bu yaklaşım, çocuğun aile içindeki ortak yaşantılara ait olma duygusunu destekler. Çocuk büyüklerini gözlemleyerek hem süreci tanır hem de kendi sınırlarını fark eder. Böylece yaş farkı korunurken, çocuğun katılımı da dengeli bir biçimde desteklenmiş olur.
İftar topunun sesiyle herkes aynı anda masada toplanır, mahyalar pencereden içeri süzülür. İftardan sonra Hacivat ile Karagöz’ün sesi televizyondan yükselir, anılar anlatılır. Gece ilerlerken davulun sesi sahura işaret eder; gün biterken atılan top, iftarı başlatır, iftar sofralarının meydanlarındaki kalabalık geceyi uzatır… Mahalledeki o geçici hareketlilik, ay bitince dağılsa da hafızada yerini korur. Ramazan tekrar eden bu sahnelerle daha da anlam kazanır.
Ramazan sofralarının bir diğer yönü de diğer zamanlardan farklı olarak doğal bir şekilde gelişen duygusal konuşma alanı olmasıdır. Günün nasıl geçtiği, kimin ne yaşadığı doğaçlama bir şekilde söze dökülür. Çünkü masa diğer zamanların aksine bir arada kalmayı doğal hâle getirir. Çocuklar da yine burada konuşmayı değil, dinlemeyi öğrenir. Kimin ne zaman söz aldığı, kimin nasıl sakinleştiği, yetişkinlerin nasıl uzlaştığı…
Ramazan ayında ihtiyaç sahiplerine uzanan bir el, iftar sofralarına eş, dost ve akrabaları misafir etmek, selamı ve teması sürdürmek… Tüm bunlar çocuklara anlatılarak değil, uygulayarak aktarılır. Çünkü kültürel miras, en çok tekrar eden hâllerle, paylaşılan zamanın içinde kök salar. Paylaşma, sabır, nezaket, sınır, bekleme, teşekkür, rica…
Bayram yaklaşırken yaşanan ev temizliği ve tatlı telaşı da psikolojik açıdan güçlü bir hazırlık rutinidir. Temizlik, sadece evi düzenlemek değildir; birçok ailede yenilenme hissinin somut hâlidir. Tatlı yapılırken evin içine yayılan koku, bir süre sonra bayramın habercisi olur. Beden kayıt tutar dediğimiz için; hafızamızda kokularla, seslerle ve tekrar eden küçük sahnelerle o dönem yer etmiş olur. Yıllar sonra yetişkinlik döneminde “bayram” denildiğinde ilk aklımıza gelen belki tatlının kendisinden önce tadı veya kokusudur.
Bayram günlerinde büyükleri ziyaret etmek, komşulara ikramda bulunmak, kapıdan kapıya taşınan bir tabakla paylaşmayı görünür kılar.
Çocukların sabrı, büyüklerin şefkati, kuşakların dili, evin sıcaklığı… Hepsi aynı masada buluşur ve günün sonunda geriye kalan şey, birlik ve beraberliğin verdiği mutluluktur.
Belki de bu yüzden ramazan ayı ve bayram; hazırlığıyla, telaşıyla ve paylaşımıyla bizi biz yapan değerleri yeniden hatırlatır. Ramazan ayının bir araya getiren ikliminde büyüyen bu bağlar, her dönem daha da güçlenir.