Şehre Dair
BEREKETLİ TOPRAKLAR ÜZERİNDE YÜKSELEN ŞEHİR
Turunç ağaçlarıyla dolu caddeleri; şehre yön veren Seyhan Nehri; bereketli Çukurova'sı; romanlara, türkülere, filmlere konu olan hikâyeleri; zanaatkârların yaşattığı gelenekleri ve kuşaktan kuşağa aktarılan mutfak kültürüyle Adana’dayız.
Hititlerden Romalılara, Bizans’tan Osmanlı’ya uzanan köklü bir geçmişe sahip Adana, tarih boyunca Çukurova’nın önemli yerleşim ve ticaret merkezlerinden biri olmuş. Seyhan Nehri’nin hayat verdiği bu şehir, farklı dönemlerden kalan mirası bugün de sokaklarında ve yapılarında yaşatmaya devam ediyor. Biz de Adana yolculuğumuza bu zengin tarihin izinde başlıyor, şehrin simgesi olan nehir kıyısında ilk adımımızı atıyoruz.




ÇUKUROVA’NIN CAN DAMARI: SEYHAN NEHRİ
Adana’yı doğu ve batı olarak ikiye ayıran Seyhan Nehri, Kayseri’deki Uzunyayla’dan doğarak Akdeniz’e ulaşıyor ve taşıdığı alüvyonlarla Çukurova’nın oluşumunda önemli bir rol üstleniyor.
Şehre hayat veren bu nehir boyunca uzanan parklar, yürüyüş alanları ve yeşil kıyılar Adana’ya canlı bir ritim katıyor. Biz de bu güzelliği suyun içinden deneyimlemek için deniz bisikletiyle nehre açılıyoruz. Bir yandan pedal çevirirken Adana güneşi altında terliyoruz, bir yandan da suyun serinliği ve nehir üzerindeki esinti bu yolculuğu keyifli bir hâle getiriyor. Gün batımında suya yansıyan renkler ise manzarayı daha da etkileyici kılıyor.




ADANA’NIN SİMGELERİNDEN BİRİ: TAŞ KÖPRÜ
Dünyanın hâlâ kullanılan en eski köprülerinden biri olarak kabul edilen Taş Köprü’deyiz. Seyhan Nehri üzerinde yükselen bu tarihî yapı, yaklaşık 300 metrelik uzunluğuyla yüzyıllardır şehrin iki yakasını birbirine bağlıyor. Roma Dönemi’nde inşa edilen köprü, farklı medeniyetler tarafından onarılıp korunarak günümüze kadar ulaşmış. Bu uzun geçmişi boyunca da çeşitli rivayetlere konu olmuş.
“Her kim ki bu köprüyü onarmak isterse bu altınları kullansın ve yeniden onarmak için aynı yere yine bir hazine bıraksın…”
Taş Köprü’nün yüzyıllar boyunca ayakta kalmasını bu vasiyete bağlayanlar bugün de bulunuyor.
14 kemeriyle dikkat çeken bu tarihî yapının üzerinde yürürken Seyhan Nehri’ni bu kez yukarıdan izliyoruz.
FERAHLATAN TAT: BİCİ BİCİ
Taş Köprü ziyaretimizin ardından Adana’nın meşhur lezzetlerinden biriyle serinleme zamanı. Türk Patent ve Marka Kurumu tarafından coğrafi işaretle tescillenen bici bici, özellikle yaz aylarında Adana’nın vazgeçilmez tatları arasında yer alıyor. Su, nişasta, pudra şekeri, gül suyu ve buzla hazırlanan bu serinletici lezzetin adının ise nişastanın parmaklar arasında sıkıştırıldığında çıkardığı sesten geldiği rivayet ediliyor.
Kökeni Osmanlı Dönemi’ne kadar uzanan bici bici, yıllar içinde Adana ile özdeşleşmiş. Günümüzde de sokaklarda sıkça karşımıza çıkan bu geleneksel tatlı, kavurucu sıcaklarda serinlemek isteyenlerin ilk tercihlerinden biri olmayı sürdürüyor.
Biz de bu rengârenk tatlıyı deniyor, ilk kaşığı aldığımız anda hissedilen ferahlıkla Adana sıcağına kısa bir mola veriyoruz.






ŞEHRİN GÖĞE UZANAN MANZARASI: SABANCI MERKEZ CAMİİ
Sabancı Merkez Camii’nin avlusunda kendimizi şehrin hareketinden biraz uzaklaşmış gibi hissediyoruz.
Seyhan Nehri’nin batı kıyısında yer alan cami, 1998 yılında ibadete açılmış. Türkiye’nin ve Orta Doğu’nun en büyük camileri arasında gösterilen yapı, klasik Osmanlı mimarisinden izler taşıyor. Uzaktan bakıldığında nehir kıyısına hâkim duruşuyla dikkat çeken cami, yaklaştıkça kubbeleri, avlusu ve ince detaylarıyla göz alıcı bir derinlik kazanıyor.
Avluda vakit geçirirken bir yanda ibadet edenlere, diğer yanda ise ağaçların gölgesinde dinlenenlere rastlıyoruz. Özellikle Seyhan Nehri ve Merkez Park ile bütünleşen bu çevre, Adana’nın enerjisi en yüksek ve en canlı noktalarından biri olmayı fazlasıyla hak ediyor.
ZAMANA MEYDAN OKUYAN BÜYÜK SAAT KULESİ
Ali Münif Caddesi üzerinde yükselen Büyük Saat, yalnızca zamanı göstermekle kalmıyor, aynı zamanda şehrin geçmişine de tanıklık ediyor. 1881 yılında Vali Ziya Paşa tarafından yapımına başlanan kule, 1882 yılında Vali Abidin Paşa Dönemi’nde tamamlanmış. Kesme taştan inşa edilen ve 32 metre yüksekliğe ulaşan anıt, Osmanlı Dönemi’nde yapılan saat kuleleri arasında en uzun örneklerden biri olarak biliniyor. Küçük taş tuğlalarla örülen sağlam mimarisi sayesinde 1998 Adana Depremi’ni de ayakta kalarak atlatmış.
Kulenin çevresinde biraz vakit geçirirken çarşının canlılığı dikkatimizi çekiyor. Esnaf sesleri, alışveriş telaşı ve gelip geçen insanlar buraya ayrı bir hareket katıyor.






ÇEKİÇ SESLERİNİN YANKILANDIĞI TARİH: KAZANCILAR ÇARŞISI
Büyük Saat’ten birkaç adım uzaklaştığımızda kendimizi Adana’nın en eski ticaret merkezlerinden biri olan Kazancılar Çarşısı’nda buluyoruz. Yaklaşık 500 yıllık geçmişe sahip bu tarihî çarşı, adını bir zamanlar burada kazan üreten ustalardan alıyor. Sokaklarında gezerken bakıra şekil veren elleri, ahşapla çalışan marangozları ve yıllardır aynı dükkânda mesleğini sürdüren zanaatkârları görmek mümkün. Yarım asrı aşkın süredir emek veren ustalar, teknolojiye ve değişen zamana rağmen geleneksel el sanatlarını yaşatmaya devam ediyor. Biz de ikram ettikleri çayları yudumlarken mesleklerine dair anlattıkları hikâyeleri dinliyoruz.






TEPEBAĞ’DA BİR MİLLÎ MÜCADELE MİRASI: ATATÜRK EVİ
Adana’daki ikinci günümüzün ilk durağı, Tepebağ’da yer alan Atatürk Bilim ve Kültür Müzesi oluyor. Tarihî Tepebağ Konağı olarak da bilinen yapı, Mustafa Kemal Atatürk’ün şehri ziyaretlerinde konakladığı evlerden biri. Atatürk’ün Adana’ya dokuz kez geldiği biliniyor; bu tarihî konak da onun ikinci ve üçüncü seyahatlerinde ağırlanmasına ev sahipliği yapmış.
Konağın odalarında gezerken Atatürk’ün Adana seyahatlerini anlatan fotoğraflar, Kuvayımilliye Dönemi’ne ait eşyalar, dönemin gazete arşivleri ve etnografik eserlerle karşılaşıyoruz. Özellikle Hatay’ın kurtuluşuna ayrılan salon, müzenin en dikkat çeken ve etkileyici köşelerinden biri.




MÜHENDİSLİK HARİKASI: VARDA KÖPRÜSÜ
Yol boyunca bize eşlik eden upuzun Seyhan Nehri, sabah güneşiyle birlikte bambaşka bir görünüme bürünüyor. Suyun üzerinde parlayan ışıklar, yemyeşil ağaçlar ve kıvrılarak ilerleyen yollar, daha Varda Köprüsü’ne ulaşmadan bu yolculuğu keyifli hâle getiriyor.
Karaisalı’nın Hacıkırı köyü yakınlarında bulunan Varda Köprüsü, Osmanlı ile Alman İmparatorluğu arasında yapılan anlaşma kapsamında İstanbul-Bağdat-Hicaz Demir Yolu Hattı için 1907-1912 yılları arasında inşa edilmiş. Halk arasında “Koca Köprü” olarak da bilinen yapı, 99 metre yüksekliği ve 172 metre uzunluğuyla derin bir vadiyi birbirine bağlıyor. Köprünün en ilginç özelliklerinden biri ise düz değil, hafif virajlı bir hat üzerinde yükselmesi.
Köprüye yaklaştıkça kalabalık da artıyor. Fotoğraf çekenler, manzarayı izleyenler ve trenin geçişini bekleyenler… Tam bu sırada küçük bir sürprizle karşılaşıyoruz. Bir grup ziyaretçinin bağlama eşliğinde söylediği türküler vadide yankılanırken manzara daha da anlam kazanıyor. Bir yandan gözümüz raylarda. “Keşke şimdi bir tren geçse…” diye düşünürken köprünün üzerinde esen rüzgârı hissediyor, bu etkileyici yapının karşısında fotoğraf çekip ziyaretçilerle sohbet ediyoruz.






ÇUKUROVA’NIN ORTASINDAKİ ANAVARZA ANTİK KENTİ
Gezimizin diğer gününde Kozan yakınlarındaki Anavarza Antik Kenti’ne ulaşmak için yola çıkıyoruz. Yol boyunca hayvanların otladığı köylerden geçiyor, Çukurova’nın sakin kırsal yaşamına tanıklık ediyoruz. Dilekkaya köyüne yaklaştıkça ovanın ortasında yükselen görkemli kaya kütlesi uzaktan kendini göstermeye başlıyor. Gökyüzünde süzülen avcı kuşlar ise bu manzaraya ayrı bir hareket katıyor.
Antik kente ulaştığımızda bizi oldukça geniş bir yerleşim alanı karşılıyor. Anavarza, MÖ 1. yüzyıldan itibaren bölgenin önemli merkezlerinden biri olmuş; Roma hâkimiyeti döneminde büyüyerek Anadolu’nun önemli metropollerinden biri hâline gelmiş. Bugün ise sütunlu caddeleri, hamam kalıntıları, tiyatrosu, stadyumu, su yolları ve kaya mezarlarıyla ziyaretçilerini yüzyıllar öncesine götürüyor.
Anavarza’da yürümeyi kolaylaştırmak için çalılıkların budandığı patikalardan ilerliyoruz. Antik yerleşimin üzerinde yükselen kale ise bulunduğu noktadan tüm ovayı ayaklar altına seriyor. Dünyanın günümüze ulaşan en eski tıp ve eczacılık kitaplarından birinin yazarı olan hekim Dioscurides’in burada yaşamış olması da Anavarza’nın tarihsel değerini artırıyor. UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’nde yer alan bu geniş topraklardan ayrılırken doğanın sesleri bize eşlik ediyor.
ADANA SİNEMA MÜZESİ
Türkiye’nin ilklerinden olan bir sinema müzesine gitmenin heyecanıyla Seyhan Nehri kıyısındaki Kayalıbağ Mahallesi’ne ulaşıyoruz. Tarihî sıra konaklardan restore edilerek müzeye dönüştürülen yapı, Adana’nın kültür hafızasında önemli bir yere sahip. İçeride sinema afişleri, fotoğraflar ve Yeşilçam Dönemi’ne uzanan geniş bir arşiv bizi karşılıyor. Altın Koza Film Festivali’ne ayrılan bölüm ise şehrin sinema geleneğini hatırlatan değerli noktalardan biri.
ADANA’NIN GÖL ÜZERİNDEKİ UZUN HATTI: ÇATALAN KÖPRÜSÜ
Seyhan Baraj Gölü’nün üzerinde uzanan Çatalan Köprüsü’ne doğru ilerlerken Adana’nın merkezinden uzaklaştıkça değişen çehresine tanık oluyoruz. Yol boyunca suyun mavisi, kıyılardaki yeşil alanlar ve palmiye ağaçları eşliğinde bambaşka bir atmosfere geçiyoruz.
1575 metre uzunluğundaki Çatalan Köprüsü, Türkiye’nin en uzun köprülerinden biri olarak biliniyor. 1998’de yapımına başlanıp 2002’de hizmete açılan yapı, aslında Çatalan İçme Suyu Projesi kapsamında su hattının geçişini sağlamak amacıyla inşa edilmiş.
Köprüye yaklaştıkça önümüzdeki ufuk daha da genişliyor. Göl üzerinde süzülen su kuşları, durup etrafı izleyenler ve kıyıdaki küçük yerleşimler buraya ayrı bir canlılık katıyor. Yol boyunca kısa molalar verip bu güzel görüntüyü seyrediyoruz.




ŞEHRİN ÜZERİNDEN BAKAN HEYKEL: BEBEKLİ KİLİSE
1880’li yıllarda St. Paul adına yaptırılan ve Tepebağ’da yer alan İtalyan Katolik Kilisesi, Adana’nın çok sesli geçmişini yansıtan değerli eserlerden biri olarak günümüze ulaşmış.
Kilisenin en dikkat çekici ayrıntısı ise çatısında yer alan yaklaşık 2,5 metre yüksekliğindeki tunç Meryem Ana heykeli. Uzaktan bakıldığında bir bebeği andırdığı düşünülen bu heykel nedeniyle yapı, yıllar içinde “Bebekli Kilise” adıyla anılmaya başlanmış.
Kilise gün içinde farklı saatlerde ziyarete açık. Görevliler bu güncel saatleri doğrudan giriş kapısına asmış; burayı yakından görmek isteyenlerin planlarını kapıda yazan bu zaman dilimlerine göre ayarlaması gerekiyor.
SEYHAN’IN ORTASINDA YÜKSELEN SEVGİ ADASI
Seyhan Baraj Gölü’nün ortasında yer alan Sevgi Adası, kendine has yapısıyla dikkat çekiyor. Sabah saatlerinde göl kıyısına geldiğimizde ellerinde kanolarıyla hazırlık yapan spor tutkunlarıyla karşılaşıyoruz. Tekne turlarının da düzenlendiği bu bölge, fotoğraf çekmek ve yeşille baş başa vakit geçirmek isteyenlerin gözde merkezlerinden biri.
Adaya giriş mümkün olmasa da gölün esintisi eşliğinde bu güzel görüntüyü seyretmek bile başlı başına keyif verici. Yılın bazı dönemlerinde baraj sularının çekilmesiyle ortaya çıkan toprak geçit sayesinde adaya yürüyerek ulaşılabildiğini öğreniyoruz.








ADANA SOFRASINDAYIZ
Adana ciğeri ve kebabıyla mola veriyoruz. Buz gibi şalgamı da yanına alıyor, bu iki meşhur lezzetin tadına bakıyoruz. Ardından yüksük çorbası, fellah köftesi ve sıkmayı deniyoruz. Son olarak meşhur muzlu sütü içiyor, Adana mutfağından farklı tatları bir arada deneyimliyoruz.
Her şehir insana farklı bir hikâye anlatır. Adana ise bize nehrin kıyısında başlayan, antik taşların arasında devam eden ve sıcak bir sofrada son bulan unutulmaz bir hikâye bırakıyor.