Yaşayan Kültürlerin Mozaiği: Gaziantep

Şehre Dair

YAŞAYAN KÜLTÜRLERİN MOZAİĞİ: GAZİANTEP

Kahramanlığıyla 1921’de “Gazi” ünvanı verilen; Zeugma Antik Kenti gibi birçok antik yerleşime ev sahipliği yapan; tarihî İpek Yolu üzerinde yer almasıyla yüzyıllar boyunca kültürlerin ve inançların buluşma noktası hâline gelen; 2015’te UNESCO Yaratıcı Şehirler Ağı’na gastronomi alanında Türkiye’den girerek dünyanın önde gelen gastronomi merkezlerinden biri olan Gaziantep’teyiz.

Şirin İNCİ

Tarihî taşların arasından seslenen bir şehir… Kimi zaman bir hanın avlusunda kimi zaman Fırat’ın kıyısında kimi zaman da mozaiklerin tam ortasında karşılıyor bizi. Kulağımızda Antep türküleri…

Her adımda bizi izleyen Çingene Kızı’nın bakışıyla şehrin hafızası yalnızca müzelerde değil; sokaklarında, hanlarında, çarşılarında ve sofralarında dolaşıyor.

Güler yüzlü insanları, ustalığı nesilden nesle aktaran zanaatkârları, iştah açan yemekleri, fıstık ağaçları ve boy boy açan bahar çiçekleriyle Gaziantep’te gezimize başlıyoruz.

KAYALARIN ÜZERİNDE BİR HAFIZA: RUMKALE

Gaziantep gezimizin ilk gününde yönümüzü Fırat Nehri’ne çeviriyoruz.

Daha önce Şanlıurfa’dan tekne turuyla Halfeti’ye doğru ilerlerken Rumkale’yi izlemiş, suyun altında kalan hikâyeleri dinlemiştik. Bu kez Gaziantep’ten hem Halfeti hem de Rumkale hattına bakıyoruz. Türkiye’nin en büyük cam teraslarından birinde Rumkale’yi izlerken aşağıda Fırat Nehri akıyor, karşıda Rumkale yükseliyor, yukarıda ise kesintisiz bir gökyüzü uzanıyor.

Rumkale, Fırat Nehri ile Merziman Çayı’nın birleştiği noktada yer alıyor. Kalenin iki kapısı var. Birecik Barajı yapıldıktan sonra çevresinin sularla dolarak bir yarımada görünümü kazandığı söyleniyor. İçinde Osmanlı Dönemi’ne ait bir mescit, Aziz Nerses Kilisesi ve Barşavma Manastırı gibi yapılar ile su sarnıçları ve helezonik bir kuyu bulunduğu anlatılıyor.

Tüm bunları dinlediğimiz sıra Halfeti’ye yanaşan tekneden bir seremoni hâline gelen türkü duyuluyor: “Şu Fırat’ın suyu akar serindir…”

TAŞ KONAKLARIYLA BİRÇOK MÜZEYE EV SAHİPLİĞİ YAPAN BEY MAHALLESİ

Taş konakların arasından geçip dar sokaklara giriyoruz. Bey Mahallesi’nde yürüdükçe her köşe başka bir şey çıkarıyor karşımıza; bir kapı aralığından görünen avlu, bir pencereye düşen ışık…

Etraf oldukça hareketli. Gelinle damat fotoğraf çektiriyor, arkadaş grupları sokak aralarında dolaşıyor. Burası gerçekten açık hava stüdyosu gibi; herkes bir kare yakalamanın peşinde. Biz de o kalabalığın içine karışıp yavaş yavaş yürüyor hem mekânın hem anın tadını çıkarıyoruz.

Sokaklarda en çok dikkat çeken şeylerden biri de demirden yapılmış figürler… Geri dönüşümle hazırlanmış bu eserler konumlandırıldıkları yerlere farklı bir hava katmış. Onlara baka baka aynı zamanda birçok müzenin de bulunduğu mahalleyi dolaşıyoruz.

BULUTLARA SESLENEN GAZİANTEP KALESİ

Şehrin tam ortasında zamana ve doğaya direnen Gaziantep Kalesi’nin önündeyiz. Kalenin etrafını dolaşırken binlerce yıllık yapısıyla sanki bulutlara sesleniyor… 2023’te yaşanan depremden etkilendiği için şu anda onarım aşamasında olan kalenin içine giremiyoruz; sadece dışarıdan, sessizce izliyoruz. Buna rağmen tüm heybetiyle yerinde duruyor.

Kökleri Kalkolitik Dönem’e kadar uzanan kale, Roma Dönemi’nde gözetleme kulesi olarak başlamış, Bizans İmparatoru Jüstinyen Dönemi’nde bugünkü formuna en yakın hâlini almış. Sonrasında Memlükler ve Osmanlılar Dönemi’nde de defalarca elden geçirilmiş. Bugün çevresindeki banklarda oturanlara sessizce eşlik eden kale, tüm ağırlığıyla şehrin ortasında geçmişi bugüne bağlamaya devam ediyor.

5
5
6
previous arrow
next arrow

ADINA TÜRKÜLER YAKILAN ANTEP HAMAMLARI

“Hamamdan gelir güzelin hası, gelinin elinde altın tası…” sözleriyle Paşa Hamamı’nda dolaşırken kim bilir kaç gelin, düğün öncesi aynı ritüelden geçti; kaç özel an bu taş duvarların arasında yaşandı diye düşünmeden edemiyoruz.

Müze işleviyle ziyaretçilerini karşılayan Tarihî Paşa Hamamı’nda canlandırmalar, bal mumundan yapılmış mankenler, özel vitrinlerde sergilenen hamam eşyaları, sanal saray hamamı gezintisi ve sözlü tarih anlatılarıyla hamam kültürü adım adım karşımıza çıkıyor. Gelin hamamı geleneği ve “Antep’in hamamları” türküsü de bu atmosferin içine karışıyor.

Hamam kültürünün geçmişi ise çok daha eskiye uzanıyor. MÖ 300’lü yıllarda Eski Yunan’da ortaya çıkan ilk hamam yapıları, Roma Dönemi’nde hem mimari hem işlevsel açıdan gelişiyor. Sadece temizlik değil, aynı zamanda sosyalleşmenin de bir parçası oluyor. Roma’nın ardından Bizans Dönemi’nde daha sade bir yapıya bürünen hamamlar, İstanbul’un Fethi’nden sonra Osmanlı’nın elinde yeniden şekilleniyor. Osmanlı, mevcut yapıları kendi yaşam kültürüne uyarlayarak hamamı toplumsal hayatın merkezine yerleştiriyor.

Ve bu uzun yolculuğun izleri bugün Gaziantep’te hâlâ devam ediyor. Hamam geleneği, sadece geçmişte kalan bir alışkanlık değil; şehirle birlikte yaşamaya devam eden bir kültür olarak karşımıza çıkıyor.

7
7
8
previous arrow
next arrow

EMEK VE SABRIN BİR ARAYA GELDİĞİ BAKIRCILAR ÇARŞISI

Sabahın erken saatlerinde Bakırcılar Çarşısı’na geldiğimizde esnafın yavaş yavaş dükkânlarını açtığını görüyoruz. Kepenklerin tek tek kalkması, günün başladığını hissettiren en sade anlardan biri. Bu sahne bana her zaman hayatın en umutlu tarafını hatırlatıyor.

Burada sabahın coşkusu, çekiç seslerine karışıyor. Bir yanda tek başına çalışan, bir yanda çırağıyla birlikte demir döven ustalar var. Onlarla konuşurken zanaatkârlığın ne kadar emek, sabır ve süreklilik istediğini bir kez daha anlıyoruz. Emek çok, sabır çok; kazanç ise çoğu zaman sınırlı… Buna rağmen işin başında kalmayı sürdüren, mesleğe duyulan derin bir bağlılık hissediliyor.

Çekiç sesleri arasında bakırın yavaş yavaş forma girdiği anlara tanıklık ediyoruz. Küpeler, çaydanlıklar, kupalar, kebap şişleri, tepsiler… Burada raflar birbirinden farklı ürünlerle dolu.

BÜYÜK BİR İNANÇLA DİRENEN ANTEPLİLERİN HİKÂYESİ

Gaziantep’in Kurtuluş Savaşı yılları… Yokluk içinde ama büyük bir inançla sürdürülen bir mücadele dönemi… 1918’de başlayan işgal süreci, 25 Aralık 1921’de sona erer ve şehre “Gazi” ünvanı verilir.

25 Aralık Gaziantep Savunması ve Kahramanlık Panoraması Müzesi de tam olarak bu direnişi geleceğe taşımak için kurularak panoramik anlatımlar, dioramalar ve dönem objeleriyle o günleri yeniden hatırlatıyor.

İçeri adım attığımız andan çıkışa kadar karşılaştığımız her detay ayrı bir ağırlık taşıyor. Mektuplar, canlı anlatımlar, fotoğraflar… Özellikle Feyhaman Duran’ın Antep savunmasının kahramanlarından Nalbant Hasan Çavuş’u resmettiği portresi dikkat çekiyor.

Müzede Antep kahramanlarının fotoğrafları sıralanmış, isimleri tek tek yazılmış. Şehit Kamil’in cenazesi sırasında örtülen bayrak ise burada sergileniyor. Her biri sadece bir belge değil, yaşanmış bir dönemin tanıkları olarak o günlerde yaşanılanı bizlere anlatıyor.

En üst kata çıktığımızda ses ve mizansen bölümü karşılıyor bizi. Top ve tüfek sesleri, yaralı askerlerin çığlıkları… Bir anda ortam değişiyor. Bağlama sesi ise tüm bu yoğunluğun içinde ayrı bir hüzün bırakıyor.

Çıkışa doğru ilerlerken kadınlı erkekli bir grup duvara yansıtılan canlandırmayla yürüyor. Her biri vuruldukları an küllerinden yeniden doğan Anka’ya dönüşüyor. Bu sahne tam da çıkış anında çok etkileyici, uzun süre akılda kalan bir sahne.

Müzeden ayrılırken duygularını paylaşmak isteyenler için bırakılan not panosu, aslında bu ziyaretin herkeste farklı ama derin bir iz bıraktığını anlatıyor.

10
10
11
previous arrow
next arrow

ŞEHRİN HAFIZASINDA YER ALAN KURTULUŞ CAMİİ

Kurtuluş Camii, 1892 yılında Valide Meryem Kilisesi olarak yaptırılmış bir yapı. Zaman içinde hapishane olarak da kullanılmış, sonrasında camiye dönüştürülerek bugünkü kimliğini almış.

Gaziantep’in en büyük camilerinden biri olarak kabul edilen yapı, dikdörtgen planlı ve ortada yüksek bir kubbeye sahip. Kesme taştan yapılmış duvarlarda alt sıralarda sivri kemerli, üst sıralarda ise yuvarlak pencereler yer alıyor.

Yapının ilginç ayrıntılarından biri de çanı. Londra’da yaşayan Hirant Köşkeryan adında bir Ermeni tarafından Brezilya’da yaptırılan, yaklaşık bir ton ağırlığındaki bu çan günümüzde Gaziantep Müzesinde korunuyor. Yapıya sonradan eklenen minare, kare kaide üzerine oturuyor, yuvarlak gövdeli ve tek şerefeli. Caminin farklı yönlere açılan beş kapısı bulunuyor. Çan kulesi ise camiye dönüştürülme sürecinde minare olarak yeniden düzenlenmiş.

YAŞAYAN MÜZE: TARİHÎ GÜMRÜK HANI

Gümrük Hanı, 19. yüzyılda yolcu hanı olarak inşa edilmiş; bugün ise yaşayan müze kimliğiyle karşılıyor bizi. Avlusuna adım atar atmaz alt katta dükkânlar, üst katta atölyeler görülüyor. Girişte sedef kakma yapılan küçük bir atölyeye giriyoruz; ince işçilik, sabır ve ustalık bir arada. Hanın içinde dolaştıkça gümüşçülükten dokumaya, bakır işlemeciliğinden ahşap oyma işlerine kadar pek çok el emeği karşımıza çıkıyor. Öyle güzel eserler var ki…

Çeyiz için hazırlanan Antep işi ürünlere doğru ilerliyoruz. Kadınlar çalışıyor; yanlarına oturup sohbet ediyoruz. Zanaatkârlar, Antep İşi Nakışı’nın UNESCO listesine girmesi için verdikleri emeği anlatırken yurt içi ve yurt dışından pek çok sipariş aldıklarını da paylaşıyor. Oyalara, dantellere, nakışlara bakarken bu geleneğin ne kadar köklü olduğu daha da belirginleşiyor.

13
13
14
previous arrow
next arrow

ÇİNGENE KIZI’NIN BAKIŞLARI İÇİNDE ZEUGMA MOZAİK MÜZESİ

Müze hem bina ölçeği hem de yaklaşık 2.500 metrekarelik mozaik alanıyla dünyanın en büyük mozaik müzelerinden biri olarak öne çıkıyor. Baraj suları altında kalma riski taşıyan eserler, yapılan kurtarma kazıları sayesinde buraya taşınmış. Mozaiklerin bir bölümünde ise özel ışık sistemleri kullanılarak eksik parçalar görsel olarak tamamlanmış ve bütünlük hissi güçlendirilmiş.

Sergilenen eserlerin büyük kısmı Roma Dönemi’ne ait villalardan geliyor. Sadece zeminlerde değil, duvar yüzeylerinde de kullanılan bu mozaikler; figürlerin gerçekçiliği ve uygulanan tekniklerle dikkat çekiyor. Öyle ki bazı panoların yüz binlerce küçük parçanın bir araya gelmesiyle oluşturulduğu biliniyor.

Bu koleksiyon içinde en çok bilinen eser ise Çingene Kızı Mozaiği. MS 2. yüzyıla tarihlenen bu parça, “üç çeyrek bakış” tekniğiyle yapılmış. Yüz ifadesinde aynı anda hem hüzün hem de canlılık hissedilmesi, eseri özel bir noktaya taşıyor. Kayıp parçalarının bir kısmının yurt dışından getirilerek burada yeniden bir araya getirilmiş olması da hikâyeyi daha dikkat çekici kılıyor.

Müze içinde ilerledikçe mitolojik sahneler de ziyaretçiyi karşılıyor. Okeanos ve Tethys mozaiğinde, suyun kaynağı olarak kabul edilen Okeanos ve eşi Tethys betimlenmiş. Çevresindeki deniz canlıları ve figürlerle birlikte bu sahne, dönemin inanç dünyasını ve anlatı geleneğini yansıtıyor.

Tüm bu eserler bir araya geldiğinde Zeugma Mozaik Müzesi, yalnızca sergilenen parçalarla değil; arkeolojik kurtarma süreci, kullanılan teknikler ve taşıdığı sanat anlayışıyla da Gaziantep’in en çok ziyaret edilen yeri olarak öne çıkıyor.

15
15
16
previous arrow
next arrow

HEM SUYUN HEM TOPRAĞIN İÇİNDE YAŞAYAN ZEUGMA ANTİK KENTİ

Zeugma Antik Kenti’ne doğru yola çıkıyoruz. Yol boyunca fıstık ağaçları eşlik ediyor bize; köklerinin rengi, etrafını saran sarı çiçeklerle birlikte bambaşka bir görüntü oluşturuyor. Tam bu sırada gök gürültülü bir yağmur başlıyor ve manzara bir anda değişiyor.

Antik kente vardığımızda yağmur hafifliyor. Toprak kokusu daha da belirginleşirken etraf sessizleşiyor. Bir yanımızda mavi, diğer yanımızda yeşil uzanıyor; doğa iki renk arasında sakin bir denge kuruyor, biz de bu huzur içinde yürüyoruz.

Burası, Gaziantep’in Nizip ilçesine yakın tepeler üzerine kurulmuş bir antik kent. MÖ 300’lerde I. Selevkos Nikator tarafından, Büyük İskender’in Fırat’ı geçtiği noktada kuruluyor. Karşı kıyıya ise eşi Apama’nın adını verdiği ikinci bir kent inşa edilip iki yer bir köprüyle birbirine bağlanıyor. Zamanla Roma hâkimiyetine girince, “geçit” ve “köprü” anlamına gelen Zeugma adını alıyor.

Müzede gördüğümüz mozaikler zihnimizde yeniden canlanıyor. Bu toprakların altından çıkarılan, Roma Dönemi’nde zengin villaları süsleyen o eserlerin tam da burada var olduğunu bilmek bulunduğumuz yeri daha anlamlı kılıyor.

Bir zamanlar en parlak dönemini yaşayan, ardından yıkımlarla sessizleşen ve bir bölümü sular altında kalan bu kentte bugün doğa ve tarih yan yana duruyor.

17
17
18
19
20
previous arrow
next arrow

GASTRONOMİ ŞEHRİ GAZİANTEP’İN DOYULAMAYAN LEZZETLERİ

Gaziantep mutfağı, nineden toruna miras titizliğiyle aktarılan bir kültürün izini taşıyor. Malzeme seçiminden pişirme tekniklerine, kullanılan baharatlardan salça ve soslara kadar her detay, bu şehrin lezzetini yalnızca doyurucu değil aynı zamanda özgün kılıyor. 400’ün üzerinde yemek çeşidiyle haşlamadan ızgaraya, tencereden fırına uzanan geniş bir pişirme geleneği burada yaşamaya devam ediyor.

Ve bu şehirde gezerken biz de birçok lezzeti tatmaktan kendimizi alamıyoruz. Baklavasından katmerine, fıstığından beyran çorbasına uzanan zengin mutfak içinde farklı tatlar deneyimliyoruz.

Bu lezzet yolculuğunda ilk olarak, çok özel ve yılın belirli dönemlerinde yapılan yenidünya kebabı karşılıyor bizi. Yenidünya meyvesinin hafif ekşimsi aromasıyla etin buluştuğu bu kebap, mevsiminde sınırlı sayıda hazırlanmasıyla ayrı bir değer taşıyor.

Ardından şiveydiz ile devam ediyoruz; taze sarımsak ve kuzu etinin hafif ekşimsi tadı damakta iz bırakıyor.

Sonrasında yuvalama geliyor; minik köfteler, et ve nohutun bir araya geldiği, sabırla hazırlanan bir emeği sofraya taşıyor.

Ve köz ateşinde pişen simit kebabı…

Bu şehre, hatıralarımızda yer eden anları ve damağımızda kalan unutulmaz tatları da yanımıza alarak veda ediyoruz.